Kategori: Sağlık

  • 12 yıl önceki uyarı bugünün gerçeği!

    12 yıl önceki uyarı bugünün gerçeği!

    Günümüzde ailelerin en büyük mücadele alanı haline gelen “dijital bağımlılık”, “kuşaklararası kopuş”, “haz ve hız odaklı bireyselleşme” gibi küresel krizlerin, henüz bu kadar görünür olmadığı 2014 yılında Prof. Dr. Nevzat Tarhan tarafından birer tehlike olarak işaret edilmişti.

    Öngörü ve rehber eser…

    Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın Timaş Yayınları’ndan çıkan ve Ağustos 2026 itibarıyla 14’üncü baskısına ulaşan “Bilinçli Aile Olmak – Ailede Fırsat Eğitimi” kitabı, adeta günümüz dünyasının aile krizlerini yıllar öncesinden okuyan bir “öngörü ve rehber eser” niteliği taşıyor.

    Ta o yıllarda “Evin kapısı artık kontrolsüz dijital sokağa açılıyor” diyerek bugün yaşanan dijital oburluk ve kimlik erozyonuna dikkat çeken Tarhan; gelişen ekonomiye rağmen daralan gönüllere, büyüyen evlere rağmen küçülen egolara vurgu yaparak modernitenin getirdiği “anomik krizin” aileleri yutacağını yıllar öncesinden haber vermişti.

    12 yıl önce konulan teşhis…

    Geleneksel nasihatlerin işe yaramadığı dijital çağda, sorunları krize değil “fırsat eğitimine” dönüştürmenin yollarını anlatan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, 12 yıl önce koyduğu teşhisler ve sunduğu tedavi yöntemleriyle günümüz ailesinin sığınacağı en güçlü liman olmaya devam ediyor.

    Yeni baskılarla okurla buluşan kitap, Ağustos 2026 itibarıyla 14. baskısına ulaşırken; değişen yaşam biçimlerinin aile üzerindeki etkilerinden çocuk eğitimine, eşler arasındaki iletişimden güvenli bağlanmaya ve aileyi bir arada tutan değerlere kadar geniş bir çerçevede yol gösteriyor.

    “Artık şikâyet değil, çözüm zamanı”

    Prof. Dr. Nevzat Tarhan, teknolojik ve ekonomik gelişmenin tek başına insanı ve aileyi daha mutlu kılmaya yetmediğine dikkat çekiyor. Günümüz insanının yaşam koşulları kolaylaşırken ilişkilerinin zorlaştığını belirten Tarhan, yeni kuşakların değer dünyasında yaşanan değişime işaret ediyor.

    Prof. Dr. Tarhan, “Yeni kuşaklar maalesef çok fazla dünyevileşti. Kendi egoları ve konforlarından daha yüksek bir değer tanımayan kuşaklar, insanlığın geleceğini tehdit ediyor.” diyerek, modern hayatın oluşturduğu çelişkileri şöyle ifade ediyor:

    “Ekonomimiz düzeldi ama gençliğimiz bozuldu, yollarımız genişledi ama gönüllerimiz daraldı, hayatımız kolaylaştı ama ilişkilerimiz zorlaştı, ekmeğimiz büyüdü ama paylaşmamız azaldı, evlerimiz genişledi ama egolarımızdan başkasına yer kalmadı, paramız çoğaldı ama sabrımız azaldı… Vitrinlerimiz doldu ama gönüllerimiz boşaldı, özgürlüğümüz arttı ama merhametimiz azaldı, özgüvenimiz arttı ama utanma duygumuz ve saygımız azaldı… Ancak artık şikâyet değil, çözüm zamanı.”

    Evlerin kapısı kontrolsüz dijital sokağa açılıyor…

    İnternetin artık evin dünyaya açılan kapısı haline geldiğine dikkat çeken Prof. Dr. Tarhan, çocukların ve yetişkinlerin internet aracılığıyla kontrolsüz bir “dijital sokağa” çıktığını ifade ediyor.

    Ailenin iyi insan yetiştirmenin temel kaynağı olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, “İyi bir eş, iyi bir baba, iyi bir iş insanı olmadan önce iyi insan olmaya çalışmalıyız. İyi insan olmak ise iyi bir aile ortamında başlıyor. Bu nedenle ‘iyi insan’ vasfının kaynağı olan aileyi bir arada tutan değerleri yeniden canlandırmaktan başka çaremiz yok.” diyor.

    Ailede sorun yaşamamak değil, sorunu çözebilmek önemli

    Prof. Dr. Nevzat Tarhan’a göre sağlıklı aile, hiç problem yaşamayan aile anlamına gelmiyor. Görüş ayrılıkları, çocuklarla ilgili sorunlar, ekonomik sıkıntılar veya eşler arasındaki iletişim problemleri aile hayatının farklı dönemlerinde ortaya çıkabiliyor.

    Prof. Dr. Tarhan, aile içinde yaşanan problemlerin yalnızca huzuru bozan krizler olarak değerlendirilmemesi gerektiğini belirterek, doğru yönetilen sorunların eşlerin ve aile üyelerinin birbirlerini daha iyi tanımalarına, ilişkideki eksikleri fark etmelerine ve birlikte çözüm üretmelerine yardımcı olabileceğine dikkat çekiyor.

    Kriz dönemlerinde “Kim haklı?” mücadelesine girmek yerine “Bu sorunu birlikte nasıl çözebiliriz?” yaklaşımının benimsenmesinin önemine vurgu yapan Prof. Dr. Tarhan, aile bireylerinin zaman zaman kendi beklentilerini, iletişim biçimlerini ve ilişkiye yaptıkları katkıyı da sorgulamaları gerektiğini ifade ediyor.

    “Fırsat eğitimi” ile günlük hayat eğitime dönüşüyor

    Kitabın temel kavramlarından biri olan “fırsat eğitimi”, günlük yaşamda karşılaşılan olayların çocukların eğitiminde doğal bir öğrenme aracına dönüştürülmesini ifade ediyor.

    Prof. Dr. Tarhan, hız ve yoğunluk çağında çocuk eğitimini yalnızca uzun konuşmalar ve nasihatler üzerinden yürütmenin etkili olmayabileceğini belirterek, günlük hayatta karşılaşılan olayların değerler, sorumluluk, problem çözme ve karar verme becerilerini öğretmek için kullanılabileceğini söylüyor. Prof. Dr. Tarhan, “Sorunları fırsata dönüştürün!” diyor.

    Seni seviyorum” demek kadar “Sen benim için değerlisin” mesajının verilmesi de önemli

    Küresel ölçekte de geniş okur kitlesine ulaşan kitapta eşler arasındaki ilişkinin niteliği de ayrıntılı biçimde ele alınıyor.

    Prof. Dr. Nevzat Tarhan, aile bağlarının güçlenmesinde sevginin vazgeçilmez olduğunu ancak sevginin yalnızca sözel olarak ifade edilmesinin yeterli olmadığını vurguluyor.

    Eşlerden birinin hastalandığında ihtiyaçlarıyla ilgilenmek, zor zamanında yanında olmak, ekonomik veya duygusal krizlerde destek vermek, gerçekten dinlemek ve kişilik haklarına saygı göstermek; sevginin davranışa dönüşmüş biçimleri arasında sıralanıyor.

    Prof. Dr. Tarhan’ın yaklaşımında aile içinde “Seni seviyorum” demek kadar davranışlarla “Sen benim için değerlisin” mesajının verilmesi de önem taşıyor.

    Prof. Dr. Tarhan, “Sevginin oluşturduğu sıcak ilişkiler ailenin en kıymetli bağıdır.” diyerek sevginin şefkat, fedakârlık ve empatiyi de beslediğini ifade ediyor.

    Ailenin en önemli sermayelerinden biri güven

    Aile ilişkilerinin sürdürülebilirliği açısından sevginin yanında güvenin de bulunması gerektiğine dikkat çeken Prof. Dr. Tarhan, aile bireylerinin düşüncelerini ifade ederken aşağılanmayacaklarını bilmelerinin, hata yaptıklarında kişiliklerinin hedef alınmayacağından emin olmalarının ve birbirlerinden zarar görmeyeceklerine güvenmelerinin önemini vurguluyor.

    Açık ve dürüst iletişim, sadakat, verilen sözlerin tutulması ve davranışlarda tutarlılık ailede güven duygusunu güçlendiren temel unsurlar arasında yer alıyor.

    Kitapta güvenli, kaygılı ve kaçıngan bağlanma biçimlerini değerlendirmeye yardımcı sorulara da yer verilirken, iyi ilişki kurma becerisinin öğrenilebilir ve geliştirilebilir olduğu belirtiliyor.

    Ailede “ben” ve “biz” dengesi korunmalı

    Sağlıklı aile yapısında bireyselliğin tamamen ortadan kaldırılmaması gerektiğini belirten Prof. Dr. Tarhan, kişinin hem ailesine ait olduğunu hissetmesinin hem de kendi kişisel alanını koruyabilmesinin önemli olduğunu söylüyor.

    Aile içinde tek kişinin bütün kararları aldığı bir yapı yerine karşılıklı saygıya, ortak sorumluluğa ve iş birliğine dayalı bir ilişki biçimini öneren Tarhan, güçlü aileyi bireylerin kendi kişiliklerini korurken ortak değerler etrafında “biz” olabilmesiyle açıklıyor.

    Aile kararlarında istişare kültürü önemli

    Prof. Dr. Tarhan’ın aileyi bir arada tutan değerler arasında özellikle üzerinde durduğu kavramlardan biri de “meşveret”, yani istişare.

    Aileyi ilgilendiren meselelerin karşılıklı konuşulması, eşlerin karar süreçlerinde birbirlerinin görüşünü dikkate alması ve çocukların da yaşlarına uygun konularda fikirlerinin sorulması, aile içindeki aidiyet duygusunu güçlendiren unsurlar arasında gösteriliyor.

    Kararların tek taraflı alınması yerine konuşma ve müzakere kültürünün geliştirilmesinin, problemlerin çatışmaya dönüşmeden çözülmesine katkıda bulunabileceğine dikkat çekiliyor.

    Adalet duygusu aile huzurunu doğrudan etkiliyor

    Kitapta üzerinde durulan bir başka önemli kavram ise hakkaniyet.

    Aile bireylerinin hak ve sorumlulukların adil biçimde paylaşıldığına inanmasının aile huzuru açısından önem taşıdığını ifade eden Tarhan, adaletin herkese her koşulda aynı davranmak anlamına gelmediğini belirtiyor.

    Yaş, ihtiyaç ve sorumluluklara göre dengeli bir yaklaşım benimsenmesi gerektiğine dikkat çeken Prof. Dr. Tarhan, özellikle çocukların kardeşleriyle sürekli kıyaslanmasının veya aile içinde belirgin ayrıcalıklar oluşturulmasının çocukların adalet algısını zedeleyebileceğini ifade ediyor.

    Prof. Dr. Tarhan, aileyi bir arada tutan değerleri meşveret, eşitlik, özerklik, hakkaniyet, sevgi, saygı, güven ve paylaşımcılık başta olmak üzere maddi ve manevi kazanımlarla birlikte değerlendiriyor.

    “Sihirli formüller aramak yerine zaman ayıracağız”

    Prof. Dr. Nevzat Tarhan, aile yaşamını “sosyal entropi” kavramı üzerinden de değerlendiriyor.

    Doğada dışarıdan müdahale edilmediğinde düzenin zamanla bozulma eğilimi gösterdiğini, benzer durumun aile ilişkileri için de geçerli olduğunu ifade eden Tarhan; ihmal edilen bir bahçenin yabani otlarla kaplanması gibi, aile ilişkilerinin de emek verilmediğinde kendiliğinden iyiye gitmeyeceğini belirtiyor.

    Prof. Dr. Tarhan, “Sihirli formüller aramak yerine zaman ayıracağız. Demek ki işe veya eşyalara ayırdığımız zaman kadar eşimize ve çocuklarımıza da zaman ayıracağız.” ifadelerini kullanıyor.

    Aile olmanın yalnızca aynı evde yaşamak anlamına gelmediğini vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, güçlü aile bağları için duygusal temasın, karşılıklı ilginin ve birlikte geçirilen nitelikli zamanın korunması gerektiğine dikkat çekiyor.

    Krizler doğru yönetilirse ilişkiyi güçlendirebilir

    Aile içinde yaşanan krizlerin her zaman ilişkinin sona ermesi anlamına gelmediğini belirten Prof. Dr. Tarhan, doğru biçimde yönetilen krizlerin aile bireylerinin hem birbirlerini hem de ilişkideki sorunlu alanları daha iyi tanımalarına imkân sağlayabileceğini sözlerine ekliyor. 

     

     

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

  • PNH Tanısı için Dijital Dönüşüm Projesi’ne Uluslararası Gümüş Stevie® Ödülü

    PNH Tanısı için Dijital Dönüşüm Projesi’ne Uluslararası Gümüş Stevie® Ödülü

    Nadir hastalıklarda tanı sürecini dijital teknolojilerle desteklemek amacıyla hayata geçirilen proje; klinik kriterlere dayalı tarama algoritmasının elektronik sağlık kayıtlarıyla entegre edilerek PNH (Paroksismal Nokturnal Hemoglobinüri) açısından risk taşıyabilecek hastaların daha erken belirlenmesini ve uygun klinik değerlendirmeye yönlendirilmesini amaçlıyor.

    MLP Care bünyesinde yürütülen pilot çalışma kapsamında, yapay zekâ destekli tarama algoritmasının klinik uygunluğu uzman hekimlerden oluşan bilim kurulu tarafından değerlendirildi ve sistem entegrasyonu sağlandı. Böylece mevcut sağlık verilerinin klinik iş akışı içerisinde sistematik olarak değerlendirilerek PNH açısından risk taşıyabilecek vakaların sağlık profesyonelleri tarafından daha erken fark edilmesini destekleyen bir yapı oluşturuldu.

    Klinik uzmanlık, sağlık verisi ve teknoloji aynı modelde buluştu

    Proje; Alexion, AstraZeneca Nadir Hastalıklar Türkiye’nin nadir hastalıklar alanındaki uzmanlığını, MLP Care’in klinik deneyimi, sağlık hizmeti altyapısı ve geniş klinik erişim ağını, Evideep’in veri analitiği ve teknolojik altyapı yetkinlikleriyle bir araya getiriyor.

    PNH gibi nadir hastalıklarda klinik bulguların farklı hastalıklarla örtüşebilmesi tanı sürecini güçleştirebiliyor. Nadir hastalıklarda tanıya ulaşma süreci yıllar alabiliyor ve hastalar doğru tanıya ulaşmadan önce birden fazla uzman değerlendirmesine ihtiyaç duyabiliyor. Proje, sağlık sisteminde bulunan verilerden yararlanarak belirlenen klinik kriterleri karşılayan vakaların sistematik biçimde saptanmasını ve ileri klinik değerlendirme için uygun uzmanlara yönlendirilmesini desteklemeyi hedefliyor.

    Pilot uygulamadan elde edilen deneyimin, benzer tanısal güçlüklerin yaşandığı farklı nadir hastalıklara yönelik dijital tarama modellerinin geliştirilmesine de katkı sağlaması amaçlanıyor.

    Uluslararası jüri klinik entegrasyon ve ölçeklenebilirliğe dikkat çekti

    International Business Awards® jürisi değerlendirmesinde; tarama algoritmasının yerel ihtiyaçlara uyarlanması, klinik olarak doğrulanması ve sağlık sistemine entegre edilmesini projenin öne çıkan yönleri arasında gösterdi.

    Jüri ayrıca klinik uzmanlık, sağlık hizmeti altyapısı, veri analitiği ve teknolojik yetkinliklerin ortak bir modelde buluşturulmasının, projenin farklı kullanım alanlarına ölçeklenebilmesi açısından önemli bir potansiyel oluşturduğunu vurguladı.

    82 ülke ve bölgeden 3.400’ün üzerinde başvuru

    International Business Awards®, farklı sektörlerdeki kurum, ekip ve projelerin başarılarını uluslararası ölçekte değerlendiren iş ödül programları arasında yer alıyor.

    2026 yılında 82 ülke ve bölgeden 3.400’ün üzerinde başvurunun değerlendirildiği programda kazananlar, dünya genelinden 200’ün üzerinde iş dünyası profesyonelinin yer aldığı bağımsız jürinin değerlendirmeleri sonucunda belirlendi.

    2026 International Business Awards® kazananları, 28 Ekim 2026 tarihinde Paris’te gerçekleştirilecek ödül töreninde bir araya gelecek.

     

     

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

  • Okul çantası hazır, peki sağlığı?

    Okul çantası hazır, peki sağlığı?

    Okula başlamadan önce yapılacak kapsamlı bir çocuk muayenesi, fark edilmeyen sağlık sorunlarının erken dönemde ortaya çıkarılmasına ve çocuğun eğitim hayatına daha sağlıklı başlamasına yardımcı oluyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. İmre Gökyar “Çocukluk döneminin en hızlı büyüme ve gelişme dönemlerinden biri olan okul öncesi yıllar, fiziksel olduğu kadar zihinsel, sosyal ve akademik gelişim açısından da büyük önem taşıyor. Çocuğun okula başlamadan önce genel sağlık değerlendirmesinden geçirilmesi, yalnızca mevcut bir hastalığın saptanması açısından değil, ileride öğrenme ve okul başarısını etkileyebilecek sorunların önceden fark edilmesi açısından da kritik rol oynuyor” diyor.

    Görme ve işitme problemlerinden büyüme-gelişme geriliklerine, demir eksikliğinden beslenme sorunlarına kadar birçok durumun aileler tarafından günlük yaşam içerisinde fark edilmeyebildiğini belirten Dr. Gökyar, ‘çocuğum kendini iyi hissediyor ve herhangi bir şikayeti yok’ şeklindeki düşüncenin de yanıltıcı olabileceğini vurgulayarak “Çünkü bazı görme ve işitme problemleri, demir eksikliği, büyüme-gelişme sorunları, ağız ve diş sağlığı problemleri veya bazı beslenme yetersizlikleri uzun süre belirgin bir yakınmaya yol açmayabiliyor” uyarısında bulunuyor. 

    Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. İmre Gökyar, özellikle okul öncesi dönemde 10 kritik sağlık kontrolünü anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. 

    Büyüme ve gelişmenin değerlendirilmesi

    Okul öncesi sağlık kontrolünde çocuğun boyu, kilosu, vücut kitle indeksi ve büyüme eğrileri değerlendirilmelidir. Yalnızca yaşıtlarına göre kilosunun veya boyunun normal olup olmadığına bakmak yeterli değildir; büyümenin zaman içerisindeki seyri de önemlidir. Boy veya kilo artışının beklenenden yavaş olması beslenme sorunlarından kronik hastalıklara kadar çeşitli durumların ilk işareti olabilir. Benzer şekilde aşırı kilo ve obezite de ilerleyen yaşlarda diyabet, hipertansiyon ve diğer metabolik sorunlar açısından risk oluşturabilir.

    Görme muayenesi

    Çocuklar görmelerindeki problemi her zaman ifade edemeyebilir. Özellikle küçük çocuklar bulanık veya tek gözle daha az görmeyi normal kabul edebilir. Görme kusurları ve göz tembelliği erken dönemde fark edilmediğinde okulda tahtayı takip etme, kitap okuma, yazı yazma ve dikkatini derse verme gibi konularda çocuğu zorlayabilir. Bu nedenle okul öncesi dönemde görmenin değerlendirilmesi büyük önem taşır.

    İşitme değerlendirmesi

    İşitme kayıpları da ailelerin gözünden kaçabilen sorunlar arasında yer alır. Çocuk sese tepki veriyor olsa bile özellikle hafif veya tek taraflı işitme kayıpları fark edilmeyebilir. İşitme problemi olan bir çocuk, öğretmenin söylediklerini tam olarak anlayamayabilir, yönergeleri takip etmekte zorlanabilir veya arkadaşlarıyla iletişiminde güçlük yaşayabilir. Bu durum zaman içerisinde dil gelişimini, öğrenmeyi ve okul performansını etkileyebilir.

    Demir eksikliği ve kansızlık açısından değerlendirme

    Okul öncesi dönemde demir ihtiyacı, devam eden büyüme nedeniyle önemlidir. Özellikle seçici beslenen, yeterince demir içeren gıda tüketmeyen veya risk faktörleri bulunan çocuklarda demir eksikliği açısından değerlendirme yapılmalıdır. Demir eksikliği yalnızca kansızlığa yol açmaz; çocuğun dikkat, öğrenme, enerji düzeyi ve bilişsel performansını da olumsuz etkileyebilir. Ancak her sağlıklı çocuğa otomatik olarak bütün kan tetkiklerinin yapılması yerine, çocuk doktorunun beslenme öyküsü, büyüme durumu ve muayene bulgularına göre gerekli testleri belirlemesi daha doğrudur.

    Vitamin ve mineral durumunun değerlendirilmesi

    Dr. İmre Gökyar “Özellikle D vitamini, demir ve gerektiğinde B12, folat gibi vitamin ve mineraller, çocuğun büyümesi ve genel sağlığı açısından önem taşır. Burada önemli olan, bütün çocuklara gelişigüzel vitamin-mineral tahlili yapmak veya doktor önerisi olmadan takviye başlamak değildir. Çocuğun beslenme şekli, büyüme-gelişme özellikleri, güneşlenme durumu ve varsa klinik bulguları değerlendirilerek hangi tetkiklerin gerekli olduğuna karar verilmelidir. Eksikliklerin bulunduğu çocuklarda halsizlik, iştahsızlık, büyüme sorunları, dikkat ve öğrenme güçlükleri gibi çeşitli problemler ortaya çıkabilir” diyor.

    Ağız ve diş sağlığı kontrolü

    Süt dişleri geçici olsa da sağlıklı olmaları son derece önemlidir. Tedavi edilmeyen diş çürükleri ağrıya, beslenme sorunlarına, uyku bozukluklarına ve çocuğun günlük yaşamının olumsuz etkilenmesine neden olabilir. Bu nedenle okul öncesi dönemde çocukların diş hekimi kontrolü de sağlık değerlendirmesinin önemli bir parçasıdır.

    Beslenme alışkanlıklarının değerlendirilmesi

    Çocuğun yalnızca kilosuna değil, ne yediğine de bakılmalıdır. Aşırı süt tüketimi, sürekli paketli gıda tüketimi, sebze-meyve tüketiminin yetersizliği, tek tip beslenme veya aşırı şeker tüketimi zaman içerisinde çeşitli beslenme sorunlarına neden olabilir. Ailelerin “Çocuğum yemek yiyor” demesi her zaman dengeli beslendiği anlamına gelmez. Okul öncesi dönemde kazanılan beslenme alışkanlıkları ilerleyen yaşlardaki sağlık açısından da önemlidir.

    Uyku, ekran kullanımı ve davranışların değerlendirilmesi

    Çocuğun uyku süresi ve kalitesi, ekran karşısında geçirdiği zaman, fiziksel aktivitesi ve günlük davranışları da değerlendirilmelidir. Yetersiz uyku ve aşırı ekran kullanımı dikkat, öğrenme, davranış ve sosyal iletişim üzerinde olumsuz etkilere neden olabilir. Ailelerin “çok hareketli”, “dikkati dağınık” veya “söz dinlemiyor” şeklinde tanımladığı bazı çocuklarda öncelikle uyku, ekran kullanımı, işitme-görme ve diğer temel sağlık sorunlarının değerlendirilmesi gerekebilir.

    Aşılarının ve sağlık kayıtlarının gözden geçirilmesi

    Okul öncesi kontrolde çocuğun aşılarının yaşına uygun olup olmadığı ve sağlık kayıtları da gözden geçirilmelidir. Eksik veya gecikmiş aşılar varsa uygun şekilde tamamlanmalıdır.

    Çocuğun genel fizik muayenesi

    Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. İmre Gökyar, “Son olarak çocuğun baştan ayağa genel fizik muayenesi yapılmalıdır. Kalp ve akciğer muayenesi, karın muayenesi, omurga ve kas-iskelet sistemi, cilt, lenf bezleri ve nörolojik gelişim gibi birçok alan değerlendirilmelidir. Ailelerin gözünden kaçabilecek küçük bir değişiklik, çocuk hekimi tarafından muayene sırasında önemli bir bulgu olarak değerlendirilebilir. Bu nedenle okul öncesi sağlık kontrolü, yalnızca “çocuğun hasta olup olmadığını” anlamaya yönelik bir muayene değil, çocuğun okula fiziksel, zihinsel ve sosyal açıdan mümkün olan en sağlıklı şekilde başlamasını sağlayan kapsamlı bir değerlendirmedir. Unutulmamalıdır ki; erken fark edilen birçok sağlık sorunu, çocuğun eğitim hayatını ve yaşam kalitesini etkilemeden önce kolaylıkla değerlendirilebilir ve gerekli önlemler alınabilir” diye konuşuyor.

     

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

  • Çocuğun okul korkusu küçümsenmemeli!

    Çocuğun okul korkusu küçümsenmemeli!

    Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Çocuk-Ergen Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Yakup Erdoğan, çocuklarda okul korkusu ve okula gitmeyi reddetmenin nedenleri, özellikle ayrılık kaygısıyla ilişkisi, belirtileri ve sorunun nasıl ele alınması gerektiği hakkında açıklamalarda bulundu.

    Okul korkusu ile anne babadan ayrılma kaygısı birbirini besleyebiliyor!

    Okulların açılmasının, birçok çocuk için heyecan verici bir başlangıç olsa da bazı çocuklarda yoğun kaygıya dönüşebildiğini aktaran Dr. Öğr. Üyesi Yakup Erdoğan, “Özellikle okula yeni başlayan, uzun bir tatilin ardından sınıfa dönen veya okul değişikliği yaşayan çocuklar; evden çıkmak istememe, ebeveyne sıkıca tutunma, okul kapısında ağlama ya da çeşitli bedensel yakınmalarla okula gitmeyi reddetme davranışı gösterebiliyor.” dedi.

    Okul korkusu ile anne babadan ayrılma kaygısının birbirini besleyebildiğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Erdoğan, “Çocukların verdiği sinyallerin doğru okunması gerekir. Okul korkusu, çocuğun okula gitme düşüncesi karşısında yoğun kaygı yaşaması ve bu nedenle okula gitmekten kaçınması ya da okulda kalmakta zorlanması şeklinde görülebilir. Bazı çocuklar kaygısını doğrudan ‘korkuyorum’ diyerek anlatabilir. Bazıları ise sabahları karın ağrısı, baş ağrısı, mide bulantısı, kusma hissi, iştahsızlık veya sık tuvalete gitme isteği yaşayabilir. Bu belirtiler çoğu zaman okul saatleri yaklaştıkça artar, çocuk evde kaldığında hafifleyebilir. Uykuya dalmakta güçlük, gece sık uyanma, kabus görme, okul eşyalarını hazırlamak istememe, pazar akşamı başlayan huzursuzluk ve pazartesi sabahı yoğunlaşan bedensel şikayetler de dikkate alınmalı.” şeklinde konuştu.

    ‘Okulu sevmiyor’ demeden önce kaygının kaynağı anlaşılmalı!

    Okula gitmek istemeyen her çocuğun aynı nedenle zorlanmadığına işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Erdoğan, “Çocuk anne babasından ayrılmaktan, okulda tek başına kalmaktan, öğretmeniyle iletişim kuramamaktan, arkadaşları tarafından dışlanmaktan veya akademik olarak başarısız olmaktan korkabilir.” dedi.

    “Akran zorbalığı, öğrenme güçlüğü, dikkat sorunları, öğretmen değişikliği, sınıf değişikliği, taşınma, aile içindeki çatışmalar, hastalık, kayıp ya da travmatik bir olay da okul reddinin arkasında bulunabilir.” diyen Dr. Öğr. Üyesi Erdoğan, sorunun yalnızca okul kapısındaki davranışa bakılarak açıklanamayacağını,  çocuğun ev, okul ve sosyal yaşamının birlikte değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı.

    Okul, ayrılığı görünür hale getiriyor!

    Çocuğun gelişiminin belirli dönemlerinde bakım veren kişiden ayrılırken huzursuzluk yaşamasının doğal olduğunu hatırlatan Dr. Öğr. Üyesi Erdoğan, şunları söyledi:

    “Yaşına ve gelişim düzeyine göre beklenenden daha yoğun, uzun süreli ve günlük yaşamı bozan kaygının ayrıca ele alınması gerekir.

    Çocuk anne veya babasının başına kötü bir şey geleceğini düşünebilir, onlardan ayrı kalmayı reddedebilir, yalnız uyumak istemeyebilir ya da sürekli güvence talep edebilir. Okul, ayrılığı görünür hale getirdiği için bu kaygının en belirgin yaşandığı yerlerden biri olabilir. Burada temel mesele çoğu zaman okulun kendisinden çok, güven duyulan kişiden uzak kalma düşüncesidir.” 

    Kaygının bedendeki karşılığı göz ardı edilmemeli!

    Okul sabahlarında ortaya çıkan bedensel şikayetlerin ‘bahane’ olarak görülmemesi gerektiğine değinen Dr. Öğr. Üyesi Erdoğan, “Kaygı çocuklarda fiziksel belirtilerle kendini gösterebilir.” dedi.

    Çocuğun gerçekten karın ağrısı, bulantı, çarpıntı veya baş dönmesi hissedebileceğine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Erdoğan, “Öncelikle tıbbi bir neden bulunup bulunmadığı değerlendirilmeli. Fiziksel bir hastalık saptanmadığında ise şikayetleri küçümsemek yerine duygusal etkenler araştırılmalı. ‘Hiçbir şeyin yok’ demek çocuğu rahatlatmayabilir; tam tersine anlaşılmadığı hissini güçlendirebilir.” diye konuştu.

    Uzayan vedalar çocuğa ‘burada tehlike var’ mesajı verebilir!

    Okul kapısında yapılan uzun vedaların ve tekrar tekrar geri dönmenin ayrılık anını daha da zorlaştırabildiğini dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Yakup Erdoğan, ebeveynin sakin, kararlı ve öngörülebilir olmasının çocuğa güven verdiğini söyledi.

    Dr. Öğr. Üyesi Erdoğan, “Vedalaşma kısa, sıcak ve net olmalı. Ebeveyn ne zaman geri geleceğini çocuğun anlayabileceği biçimde söylemeli ve verdiği sözü tutmalı. Gizlice uzaklaşmak güveni zedeleyebilir; dakikalarca süren vedalar ise ayrılığın tehlikeli olduğu mesajını verebilir. Ebeveynin kaygısı çocuğa kolaylıkla yansıyabildiği için yetişkinin kendi duygusunu düzenlemesi de çok önemli.” açıklamasını yaptı.

    ‘Ağlarsan seni burada bırakırım’ gibi sözler kaygıyı büyütebilir!

    Çocuğu tehdit etmek, utandırmak, başka çocuklarla kıyaslamak veya korkusunu küçümsemek gibi yaklaşımların sorunu derinleştirebileceği uyarısını yapan Dr. Öğr. Üyesi Erdoğan, “‘Bebek gibi davranma’, ‘herkes gidiyor, bir tek sen ağlıyorsun’ ya da ‘ağlarsan seni burada bırakırım’ gibi sözler çocuğun kaygısına utanç ve suçluluk da ekler.” dedi. 

    Bunun yerine çocuğun duygusunun kabul edilmesini, ancak okula devam etme konusunda sakin ve tutarlı duruşun korunması gerektiğini belirten Dr. Öğr. Üyesi Erdoğan, çocuğun her kaygılandığında evde kalmasına izin verilmesinin kısa süreli rahatlama sağlasa da kaçınma davranışını pekiştirebileceğinin altını çizdi. 

    Aile ve okul aynı dili konuşmalı!

    Okul korkusunun çözümünde öğretmen, rehberlik servisi, aile ve gerektiğinde çocuk ruh sağlığı uzmanının ortak yaklaşım geliştirmesinin önemine değinen Dr. Öğr. Üyesi Erdoğan, “Çocuğun okula geldiği ilk dakikaların önceden planlanması kaygıyı azaltabilir.” dedi.

    Çocuğu kimin karşılayacağının, sınıfa nasıl geçeceğinin, zorlandığında kimden destek isteyeceğinin ve günün sonunda kimin alacağının net olması gerektiğini aktaran Dr. Öğr. Üyesi Erdoğan, “Evde başka, okulda başka mesaj verilmesi çocuğun belirsizlik hissini artırabilir. Yetişkinlerin ortak, sakin ve tutarlı bir plan izlemesi güven duygusunu destekler.” ifadelerini kullandı.

    Çocuğun davranışı yalnızca inatlaşma olarak görülmemeli! 

    Okul reddinin farklı ruhsal, gelişimsel veya çevresel nedenlerle ilişkili olabileceğine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Yakup Erdoğan, “Değerlendirmede akran zorbalığı, sosyal kaygı, depresif belirtiler, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, öğrenme güçlükleri, otizm spektrum özellikleri ve aile içindeki değişimlerin göz önünde bulundurulması gerekir.” dedi.

    Çocuğun davranışını yalnızca inatlaşma olarak görmenin altta yatan nedeni kaçırmaya neden olabileceğini hatırlatan Dr. Öğr. Üyesi Erdoğan sözlerini şöyle tamamladı:

    “Etkili destek, önce çocuğun neden zorlandığını doğru anlamakla başlar. Kaygının günler içinde azalmaması, giderek şiddetlenmesi, çocuğun düzenli biçimde okula gidememesi, sınıfta kalamaması veya bedensel şikayetlerin sıklaşması durumunda profesyonel değerlendirme alınması gerekir. Yoğun uyku ve iştah sorunları, belirgin içe kapanma, öfke patlamaları, panik belirtileri, akran zorbalığı şüphesi ya da çocuğun kendisine zarar verme düşüncelerinden söz etmesi durumlarında ise gecikmeden destek alınmalı. 

    Tedavi ve destek planı her çocuk için bireysel olarak oluşturulur. Çocuğun yaşı, gelişim özellikleri, kaygının nedeni, süresi ve aile dinamikleri değerlendirilir. Gerektiğinde çocukla psikoterapi çalışmaları, ebeveyn danışmanlığı, okul düzenlemeleri ve eşlik eden başka bir ruhsal sorun varsa buna yönelik tedavi birlikte planlanabilir.”

     

     

     

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

  • Uzmanlar uyarıyor:   “Harf ezberletmek yerine kalem tutma, makas kullanma, boyama öğretin”

    Uzmanlar uyarıyor: “Harf ezberletmek yerine kalem tutma, makas kullanma, boyama öğretin”

    Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Çocuk Gelişimi Bölümü Dr. Öğr. Üyesi Merve Yüksel Kadıoğlu, okul öncesi dönemde okuma yazma öğrenmenin çocuk gelişimi üzerindeki etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

    “Erken okumak kalıcı başarı garantisi değil”

    Çocukların gelişim hızlarının birbirinden farklı olduğuna dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Merve Yüksel Kadıoğlu, okula başlamadan önce okuma yazma öğrenmenin her çocuk için mutlaka bir avantaj olarak değerlendirilmemesi gerektiğini söyledi.

    Araştırmaların erken yaşta okumaya başlayan çocukların ilk yıllarda akranlarının önünde görünebildiğini, ancak bu farkın ilerleyen yıllarda kapanabildiğini gösterdiğini kaydeden Kadıoğlu, şöyle devam etti:

    “Her yıl eylül ayı yaklaştığında ailelerin gündemine aynı tartışma oturuyor: Komşunun, sınıf arkadaşının çocuğu okuyup yazıyorsa, benimki de bilmeli mi? Uzmanlar bu konuda ailelere sakinleştirici ama bir o kadar da dikkat çekici bir mesaj veriyor: Erken okumak tek başına bir garanti değil, hatta bazı durumlarda yanlış uygulandığında geri tepebiliyor.

    Yıllarca süren bir araştırmada, 5 yaşında okumaya başlayan çocuklarla 7 yaşında başlayan çocuklar karşılaştırıldı. İlk yıllarda erken başlayanlar harf ve kelime okumada öndeydi. Ama çocuklar 11 yaşına geldiğinde bu fark tamamen kapandı; üstelik geç başlayan çocuklar okuduğunu anlama becerisinde daha iyi sonuç verdi.”

    Oyun yerine sürekli akademik çalışma doğru değil

    Okul öncesi eğitimin temel amacının çocuğa ilkokul programını erkenden öğretmek olmadığını vurgulayan Kadıoğlu, şunları söyledi:

    “Benzer bir tablo, okul öncesinde yoğun akademik eğitim alan çocuklarla oyun temelli eğitim alan çocukları yıllarca izleyen bir başka araştırmada da ortaya çıktı. İlkokulun ilk yıllarında aralarında fark yoktu. Ama dördüncü sınıfa gelindiğinde, erken ve yoğun akademik baskı alan çocukların notları neredeyse tüm derslerde düşmeye başladı; oyun temelli eğitim alan çocukların notları ise yükseldi. Araştırmacılara göre bunun nedeni, çocuklar büyüdükçe okulun onlardan daha fazla özerklik, merak ve öz güven istemesi. Bunlar da harf ezberiyle değil, oyun ve keşifle gelişen beceriler.”

    “Okula hazırlık demek harfleri ezberlemek demek değil”

    Bir çocuğun okula hazır olup olmadığını değerlendirirken yalnızca harfleri ve rakamları bilmesine bakılmaması gerektiğini vurgulayan Kadıoğlu, “Uzmanlara göre okula hazırlıkta gerçekten önemli olan, çocuğun harfleri bilmesi değil; dikkatini bir işe verebilmesi, sırasını bekleyebilmesi, makas ve kalem kullanabilmesi, boyama yapabilmesi, zengin bir kelime dağarcığına sahip olması, yönergeleri anlayıp uygulayabilmesi ve akranlarıyla sağlıklı ilişki kurabilmesi. Araştırmalar, özellikle ince motor becerilerin (kalem tutuş, makas kullanma gibi) ve öz kontrolün-yani dikkatini toplayabilme, dürtülerini yönetebilme- ilkokuldaki okuma ve matematik başarısının en güçlü habercilerinden olduğunu gösteriyor. Bir çocuğun boyama kağıdında sınırları takip edebilmesi ya da oyun sırasında sırasını bekleyebilmesi, aslında harfleri ezbere bilmesinden daha fazla ipucu veriyor.” şeklinde konuştu.

    Okuma bilen çocuk sınıfta sıkılabilir

    Okula başlamadan okuma yazma öğrenmiş çocuklar açısından dikkat edilmesi gereken başka bir konunun da sınıf içindeki motivasyon olduğunu söyleyen Kadıoğlu, “Madalyonun bir de öbür yüzü var: Okula okuma bilerek başlayan çocuklarda sınıfta sıkılma ve motivasyon kaybı riski gerçek. Araştırmalar, öğretmenlerin bu çocuklara karşı iyi niyetli ve destekleyici olduğunu, ama çoğu zaman onları sınıf içinde nasıl zenginleştirici biçimde meşgul edeceklerini bilmediklerini ortaya koyuyor. Bu da zamanla derse ilgisizliğe, hatta bazı durumlarda akranlar arasında dışlanmaya yol açabiliyor. Önerilen çözüm çocuğu üst sınıfa atlatmak değil; aynı sınıfta ona zenginleştirilmiş kitaplar ve ek etkinlikler sunmak.” dedi.

    “Herkesin çocuğu okuyor” baskısına dikkat!

    Aileler arasındaki kıyaslamaların çocuk üzerinde ciddi bir performans baskısı oluşturabileceğine dikkat çeken Kadıoğlu, şunları kaydetti:

    “Araştırmalar, ebeveynin eğitim konusundaki kaygısının çocuğa doğrudan geçtiğini gösteriyor: Kaygılı bir ebeveyn önce kendi yorgunluğunu ve gerginliğini yaşıyor, çocuk da bu gerginliği hissedip zamanla öğrenmeye karşı isteksizleşebiliyor. Uzmanlar, ‘herkesin çocuğu okuyor, benimki de okusun’ türünden kıyaslamalı beklentilerin, çocuk için öğrenmeyi bir merak meselesi olmaktan çıkarıp bir onay ve performans meselesine dönüştürebileceği konusunda uyarıyor.”

    Çocuk kendisi merak ediyorsa ilgisini bastırmayın

    Bazı çocukların herhangi bir yönlendirme olmaksızın harflere ve yazılı kelimelere erken yaşlarda ilgi gösterebildiğine dikkat çeken Kadıoğlu, şu değerlendirmede bulundu:

    “Peki çocuk kendiliğinden harflere, kelimelere ilgi gösteriyorsa? Uzmanlar burada net: Bu ilgiyi bastırmaya gerek yok, ama sistemli bir ‘derse’ de çevirmemek gerekiyor. Çocuk sorduğunda cevap vermek, birlikte kitap okurken parmakla kelimeleri göstermek, istediği harfi yazmasına yardım etmek yeterli. Çocuk sıkılırsa bırakmak da bir o kadar önemli. Yani rehberlik eden ama zorlamayan bir tutum, en sağlıklı yaklaşım olarak öne çıkıyor.”

    Ailelere 3 önemli öneri

    Dr. Öğr. Üyesi Merve Yüksel Kadıoğlu, okula hazırlık sürecindeki ailelere şu önerilerde bulundu:

    “Harf ezberletmek yerine kalem tutma, makas kullanma, boyama gibi ince motor becerileri destekleyin.

    “Birlikte kitap okuyun, sohbet edin, sorular sorun.  Kelime dağarcığı ve dikkat, okumanın en sağlam temeli.

    Çocuk kendi ilgisiyle harf öğrenmek isterse destekleyin; ama “herkes biliyor, o da bilsin” kaygısıyla zorlamayın.” 

     

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

  • Abdi İbrahim Otsuka, 4 Eylül Dünya Polikistik Böbrek Hastalığı Günü’nde Genetik Riske Dikkat Çekiyor

    Abdi İbrahim Otsuka, 4 Eylül Dünya Polikistik Böbrek Hastalığı Günü’nde Genetik Riske Dikkat Çekiyor

    Abdi İbrahim Otsuka tarafından 4 Eylül Dünya Polikistik Böbrek Hastalığı Günü dolayısıyla paylaşılan bilgilere göre, kalıtsal bir hastalık olan otozomal dominant polikistik böbrek hastalığı yalnızca böbrekleri değil, vücudun farklı organ ve sistemlerini de etkileyebiliyor. Bu nedenle hastalığın erken dönemde fark edilmesi, düzenli takip edilmesi ve aile bireylerinin de değerlendirilmesi büyük önem taşıyor.

    Ebeveynden Çocuğa Geçiş İhtimali Yüzde 50

    Polikistik böbrek hastalığı en sık görülen kalıtsal böbrek hastalıklarından biridir. Hastalığa sahip bir anne veya babanın hastalığa neden olan genetik değişikliği çocuğuna aktarma olasılığı yüzde 50’dir. Bu nedenle ailede polikistik böbrek hastalığı öyküsünün bulunması, diğer aile bireyleri açısından da önemli bir uyarı işaretidir.

    Aile taraması, risk altındaki bireylerin hastalık konusunda bilgilendirilmesine ve uygun zamanda hekim değerlendirmesine yönlendirilmesine yardımcı olabilir. Özellikle anne, baba veya kardeşinde polikistik böbrek hastalığı bulunan kişilerin bu durumu hekimleriyle paylaşması önemlidir.

    Belirti olmaması hastalığın olmadığı anlamına gelmeyebilir

    Polikistik böbrek hastalığı uzun yıllar belirgin bir şikâyete yol açmadan ilerleyebilir. Bazı kişiler hastalıklarını hipertansiyon, yan veya sırt ağrısı, idrarda kan görülmesi, böbrek taşı ya da idrar yolu enfeksiyonu gibi sorunların ortaya çıkmasının ardından öğrenebilir.

    Oysa hastalığın erken dönemde tanınması, yalnızca mevcut böbrek fonksiyonlarının değerlendirilmesi açısından değil, hastalığın ilerleme riskinin belirlenmesi ve kişiye uygun bir takip planının oluşturulması açısından da önemlidir.

    Düzenli takiplerde kan basıncı, böbrek fonksiyonları ve gerekli durumlarda böbreklerin görüntüleme yöntemleriyle değerlendirilmesi, hastalığın seyrinin izlenmesine yardımcı olur.

    Polikistik böbrek hastalığı yalnızca böbreklerle sınırlı değildir

    Polikistik böbrek hastalığı denildiğinde ilk olarak böbreklerde gelişen kistler akla gelse de hastalık tüm vücudu ilgilendirebilen sistemik bir hastalıktır. Hipertansiyon, hastalığa eşlik eden en önemli sorunlardan biridir ve böbrek fonksiyonları henüz korunmuşken dahi ortaya çıkabilir. Kan basıncının düzenli ölçülmesi ve yüksek tansiyonun uygun şekilde kontrol altına alınması hem böbreklerin hem de kalp-damar sisteminin korunması açısından önem taşır.

    Polikistik böbrek hastalığı olan bireylerde kalp ve damar sistemiyle ilişkili bazı sorunlar da toplumun geneline göre daha sık görülebilir. Bu nedenle hastaların yalnızca böbrek fonksiyonlarının değil, genel kardiyovasküler risklerinin de değerlendirilmesi gerekir.

    Hastalıkla ilişkili dikkat edilmesi gereken bir diğer durum ise beyin damarlarında gelişebilen anevrizmalardır (baloncuklar). Her hastanın rutin olarak beyin anevrizması açısından taranması gerekmese de ailede beyin anevrizması veya beyin kanaması öyküsü bulunanlar gibi riskli bireylerde hekim tarafından tarama önerilebilir.

     Erken tanı, düzenli takip ve doğru yönlendirme önemli

    Polikistik böbrek hastalığında hastalığın seyri kişiden kişiye farklılık gösterebilir. Bu nedenle tanının konulmasının ardından düzenli nefroloji takibi ve bireysel risk değerlendirmesi önem taşır.

     

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

  • Nilüfer’de 3. Halk Sağlığı Günleri başladı

    Nilüfer’de 3. Halk Sağlığı Günleri başladı

    Nilüfer Belediyesi’nin koruyucu sağlık hizmetlerini yaygınlaştırmak amacıyla düzenlediği 3. Nilüfer Halk Sağlığı Günleri, Dr. Ceyhun İrgil Sağlık Müzesi’nde başladı. Üç gün boyunca ücretsiz sağlık kontrolleri, atölyeler ve söyleşilere ev sahipliği yapacak programın açılışında konuşan Nilüfer Belediye Başkanı Şadi Özdemir; sağlığın temel bir insan hakkı olduğunu vurgulayarak belediyenin sağlık hizmetlerini, kadınlara ve çocuklara yönelik projelerini ve kentin doğasını koruma kararlılığını anlattı.

    Nilüfer Belediyesi’nin, toplumun sağlığını korumak ve sağlık bilincini güçlendirmek amacıyla “Sağlık Varsa Gelecek Var” temasıyla düzenlediği 3. Nilüfer Halk Sağlığı Günleri başladı. Nilüfer Belediyesi Dr. Ceyhun İrgil Sağlık Müzesi’nde 3-4-5 Eylül tarihlerinde düzenlenecek etkinlik kapsamında işitme testi, göz taraması, vücut kitle indeksi ölçümü ve skolyoz kontrolü gibi taramalar ücretsiz olarak yurttaşlara sunulacak. Program kapsamında ayrıca uzmanların katılımıyla bilgilendirici seminer ve atölyeler gerçekleştirilecek.

    BAŞKAN ŞADİ ÖZDEMİR: “SAĞLIK, KONUT VE EĞİTİM PİYASA ŞARTLARINA BIRAKILAMAZ”
    Açılışta konuşan Nilüfer Belediye Başkanı Şadi Özdemir, sağlıklı bir toplumun ancak sağlıklı bireylerle inşa edilebileceğini belirterek, belediyenin kaynaklarının adil bir şekilde doğrudan halkın yararına kullanıldığını söyledi.

    Sağlığa erişimin temel bir insan hakkı olduğuna dikkat çeken Başkan Şadi Özdemir, Nilüfer Belediyesi’nin bu alanda yürüttüğü çalışmaları şu sözlerle aktardı:
    “Sağlık, barınma ve eğitim hizmetleri parayla ölçülecek alanlar değildir. Biz Nilüfer’de halkımızın bize emanet ettiği bütçeyi yine halkımızın sağlığı için kullanıyoruz. Türkiye’de yatılı Alzheimer merkezi bulunan tek belediyeyiz. Bu hizmetin maliyeti ve işletme yükü çok yüksek, ancak bu tür hastalıkların getirdiği bakım yükünün büyük oranda kadınların omuzlarına kaldığını biliyoruz. Kadınların yaşamını kolaylaştırmak ve onları desteklemek adına bu sorumluluktan kaçmıyoruz. Dezavantajlı yurttaşlarımız için Bizim Ev Engelliler Sosyal Yaşam Destek Merkezi’mizde tekerlekli sandalye tamirinden eğitime kadar pek çok destek veriyor, Bursa Kanserle Savaş Derneği Moral Evi’mizle ailelerimizin yanında oluyoruz. 7 Nisan’dan bu yana sağlık merkezlerine gidemeyen bin 294 hastamıza doğrudan evinde sağlık hizmeti ulaştırdık. 10 Şubat’ta hayata geçirdiğimiz Anne Taksi uygulamasıyla 6 ayda 2 bini aşkın hamile ve 0-2 yaş aralığında çocuğu olan kadını kamu hastanelerindeki kontrollerine güvenle taşıdık.”
    Yeni başlattıkları Nilüfer95 projesine de değinen Başkan Şadi Özdemir, “Adını 36 aylık çocukların ortalama boyu olan 95 santimetreden alan Nilüfer 95 çalışmamızla, gebeliğinden 7’inci ayından çocuğun 3 yaşına kadar aileyle birlikte yol yürüyoruz; psikolojik destekten beslenme danışmanlığına kadar her aşamada yanlarında oluyoruz. 3 yaşını dolduran evlatlarımıza da Nilüfer’in nitelikli kreşlerinde eğitim veriyoruz. Hedefimiz bin civarındaki kreş kapasitemizi yeni yatırımlarla 5 bin civarına çıkarmak” dedi.
    Sağlıklı bir kent olmanın sadece tıbbi hizmetlerle sınırlı kalmayacağını, çevreyi ve doğayı korumanın da doğrudan bir halk sağlığı meselesi olduğunu vurgulayan Başkan Şadi Özdemir, Nilüfer’in kontrolsüz büyüme ve sanayi baskısıyla karşı karşıya olduğunu ifade etti. Kentin havasını, suyunu ve verimli topraklarını korumak zorunda olduklarını vurgulayan Başkan Şadi Özdemir, “Katı atık tesisi projelerine, taş ocaklarına, tarım alanlarını yutacak sanayi genişlemelerine ve çimento fabrikası girişimlerine direniyoruz. Sağlıklı bir Nilüfer, ancak doğası korunan bir Nilüfer ile mümkündür” diye konuştu.

    NİLÜFER BELEDİYESİ’NİN SAĞLIK ÇALIŞMALARINA ÖVGÜ
    Törende konuşan Bursa Uludağ Üniversitesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Alpaslan Türkkan, yerel yönetimlerin koruyucu sağlık hizmetlerindeki kritik rolüne değinerek, Nilüfer Belediyesi’nin kırsal mahallelerde yaşayan vatandaşları kanser taramaları için araçlarla kente taşımasının ve sağlık profesyonelleriyle köylere hizmet götürmesinin Türkiye için örnek bir model olduğunu ifade etti. Türkkan, Alzheimer Hasta Konuk Evi gibi yüksek bütçeli ve işletmesi zor sosyal yatırımların sürdürülmesinin büyük bir kamu hizmeti olduğunu belirtti.

    Bursa Uludağ Üniversitesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Yeşim Uncu ise üniversite ve yerel yönetimin yürüttüğü ortak çalışmaların sahadaki karşılığına dikkat çekti. Uncu, hekimler ve sağlık profesyonelleriyle birlikte sağlık merkezlerine ulaşmakta güçlük çeken yurttaşların doğrudan evlerinde ziyaret edilerek sağlık hizmeti sunulacağını dile getirdi.

    Nilüfer Belediyesi Dr. Ceyhun İrgil Sağlık Müzesi’nde başlayan 3. Nilüfer Halk Sağlığı Günleri, 5 Eylül Cumartesi gününe kadar halka açık ve ücretsiz tarama programlarıyla devam edecek.

     

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

  • Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Kayhan Şen’den Halk Sağlığı Haftası mesajı: “Hastalığı tedavi etmekten önce sağlığı korumalıyız”

    Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Kayhan Şen’den Halk Sağlığı Haftası mesajı: “Hastalığı tedavi etmekten önce sağlığı korumalıyız”

    Atlas Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Uz. Dr. Ahmet Kayhan Şen, Halk Sağlığı Haftası kapsamında koruyucu sağlık hizmetlerinin önemine dikkat çekerek “Sağlıklı olmak için hastalanmayı beklememeliyiz. Düzenli kontroller, doğru beslenme, fiziksel aktivite, bağımlılıklardan uzak durma ve yaşa uygun kanser taramaları, sağlığımız için atabileceğimiz en değerli adımlar arasında yer almaktadır” dedi.

    Halk Sağlığı Haftası’nın toplumda sağlık bilincini artırmak açısından önemli bir fırsat olduğunu belirten Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Kayhan Şen, sağlık hizmetlerinin yalnızca hastalıkların tedavisine odaklanmaması gerektiğini vurguladı.

    Halk Sağlığı Haftası’nın “hastalığa değil, sağlığa yatırım yapmak” felsefesinin en güçlü şekilde vurgulandığı dönem olduğunu ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Kayhan Şen, “Tedavi edici hizmetlerin maliyeti ve hastalar üzerindeki fiziksel-ruhsal yükü göz önüne alındığında, koruyucu sağlık hizmetleri hem bireysel yaşam kalitesini zirvede tutar hem de hastane başvurularını ciddi oranda azaltır” dedi.

    Sağlıklı Hayat Merkezlerinin (SHM), tam da bu amaçla kurulduğunu belirten Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Kayhan Şen, “SHM’ler sağlığı tehdit eden risk faktörlerini ortadan kaldırmayı amaçlayan ve vatandaşlarımızın diyetisyenlik, fizyoterapi, psikososyal destek, kanser taramaları gibi nitelikli koruyucu sağlık hizmetlerine hiçbir ücret ödemeden, kolayca erişmesini hedefleyen çok işlevli merkezlerdir” dedi.

    Sağlığa yatırım, hastalığı tedavi etmekten daha değerlidir

    Koruyucu sağlık hizmetlerinin bireylerin yaşam kalitesini yükseltirken, hastalıkların erken dönemde tespit edilmesine ve sağlık sistemi üzerindeki yükün azaltılmasına katkı sunduğunu ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Şen, “Asıl hedefimiz hastalık ortaya çıktıktan sonra müdahale etmek değil, hastalık oluşmadan önce riskleri belirlemek ve mümkün olduğunca ortadan kaldırmaktır. Aile hekimliği bu yaklaşımın merkezinde yer alıyor” diye konuştu.

    Birkaç dakikanızı ayırarak sağlığınız hakkında önemli bilgiler edinebilirsiniz

    Günlük yaşamda yapılabilecek küçük değişikliklerin kronik hastalıkların önlenmesinde önemli rol oynadığını belirten Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Kayhan Şen, özellikle beslenme, fiziksel aktivite ve düzenli sağlık kontrollerinin ihmal edilmemesi gerektiğini söyledi.

    “Fazla kilo, hareketsizlik, sağlıksız beslenme, tütün kullanımı ve aşırı alkol tüketimi gibi değiştirilebilir risk faktörleri, birçok kronik hastalık açısından önemli bir yere sahip. Bu nedenle kişinin kendi risklerini bilmesi ve sağlık profesyonellerinden destek alması çok önemli. Kan basıncı, kilo, bel çevresi ve kan şekeri gibi temel değerlendirmeler bile sağlık açısından önemli bir risk haritası ortaya koyabilir.”

    Dr. Şen, özellikle hipertansiyon ve diyabet gibi kronik hastalıkların erken dönemde fark edilmesinin, yaşam tarzı değişiklikleri ve gerekli tıbbi takip ile hastalıkların ilerlemesini önleme açısından büyük önem taşıdığını ifade etti.

    Kanser taramalarını ertelemeyin

    Koruyucu sağlık hizmetlerinin en önemli başlıklarından birinin kanser taramaları olduğunu belirten Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Kayhan Şen, vatandaşların yaş ve risk durumlarına uygun tarama programlarına katılmaları gerektiğini söyledi.

    Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Kayhan Şen, Türkiye’de yürütülen ulusal tarama programları kapsamında;

    Meme kanseri: 40-69 yaş arasındaki kadınlara 2 yılda bir mamografi,
    Rahim ağzı kanseri: 30-65 yaş arasındaki kadınlara 5 yılda bir HPV-DNA testi,
    Kolorektal (kalın bağırsak) kanseri: 50-70 yaş arasındaki kadın ve erkeklere 2 yılda bir gaitada gizli kan testi (GGK) uygulandığını belirterek bu taramaların Aile Sağlığı Merkezleri (ASM), Kanser Erken Teşhis, Tarama ve Eğitim Merkezleri (KETEM), Sağlıklı Hayat Merkezleri (SHM) ve mobil kanser tarama araçları aracılığıyla ücretsiz olarak sunulduğunu ifade etti.

    Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Kayhan Şen, “Kanser taramalarında amaç, hastalık belirti vermeden önce kanseri erken dönemde yakalayabilmek. Özellikle hiçbir şikâyeti olmayan kişilerin ‘Benim bir sorunum yok’ diyerek taramaları ertelememesi gerekiyor. Yaşınıza ve kişisel risklerinize uygun tarama programını aile hekiminizle görüşün” dedi.

    Sağlıklı Hayat Merkezleri; koruyucu sağlık hizmetlerinde önemli bir destek sunuyor

    Vatandaşların sağlıklı yaşam alışkanlıkları kazanmasında Sağlıklı Hayat Merkezlerinin önemli bir rol üstlendiğini belirten Dr. Öğr. Üyesi Şen, bu merkezlerde farklı uzmanlık alanlarından profesyonellerin desteğinden yararlanılabildiğini kaydederek şunları söyledi:

    “Sağlıklı Hayat Merkezleri, kişinin yalnızca bir hastalığına değil, bütüncül olarak sağlığına odaklanan bir anlayışı destekliyor. İhtiyaca göre beslenme danışmanlığı, fiziksel aktivite ve egzersiz desteği, psikososyal destek, bağımlılıkla mücadele ve kanser taramaları gibi farklı alanlarda hizmetlerden yararlanılabiliyor.”

    Sağlıklı yaşam için ilk adres aile hekiminiz olabilir

    Sağlık kontrollerinin yalnızca hastalık veya şikâyet ortaya çıktığında yapılmaması gerektiğinin altını çizen Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Kayhan Şen, aile hekimlerinin koruyucu sağlık hizmetlerindeki rolüne dikkat çekerek sözlerini şöyle tamamladı:

    “Aile hekimliğinde, kişi bütüncül olarak ele alınır. Bireyin yaşı, cinsiyeti, mevcut hastalıkları, aile öyküsü ve yaşam tarzı bir bütün olarak değerlendirilir. Sağlıklı bireylerin de belirli aralıklarla aile hekimleriyle görüşmesi önemlidir.”

    Dr. Şen, vatandaşların ilk adım olarak aile hekimlerine başvurarak temel sağlık değerlendirmelerini yaptırabileceklerini, ihtiyaç halinde ilgili sağlık hizmetlerine yönlendirilebileceklerini belirtti.

     

     

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

     

     

  • Anne Karnında Maruz Kalınan Kimyasallar Kansere Zemin Hazırlıyor

    Anne Karnında Maruz Kalınan Kimyasallar Kansere Zemin Hazırlıyor

    Çevresel kirliliğin çocukluk çağı kanserleri üzerindeki etkisine dikkat çeken Çocuk Hematolojisi ve Onkolojisi Uzmanı Prof. Dr. İbrahim Bayram, büyüme dönemindeki çocukların kimyasal maddelere karşı çok daha hassas olduğunu belirtti. Özellikle gebelik dönemindeki maruziyetin önemine işaret eden Prof. Dr. Bayram, “Bu süreçte enfeksiyonlar, kimyasallar ve radyasyon gibi dış etkenler gelişimi bozabilir, ilerleyen yıllarda kansere zemin hazırlayabilir” diye konuştu. 

    Çocukluk çağı kanserleri nadir görülmekle birlikte dünya genelinde yüzbinlerce vaka olduğu için ciddi bir halk sağlığı sorunu olarak önemini koruyor. Yeditepe Üniversitesi Koşuyolu Hastanesi Çocuk Hematolojisi ve Onkolojisi Uzmanı Prof. Dr. İbrahim Bayram, Sağlık Bakanlığı verilerine göre tüm kanser vakalarının yaklaşık yüzde 1-2’sini çocukluk çağı kanserlerinin oluşturduğunu ve her yıl yaklaşık 4700 yeni vakanın tanı aldığını anlattı. 

    “KİRLENEN DÜNYA ÇOCUKLARIMIZI DA HASTA EDİYOR”

    Hastalıkların ortaya çıkmasında birçok etken söz konusu olmakla birlikte özellikle son yıllarda tüm dünyanın gündeminde olan çevre kirliliğinin çocukluk çağı kanserleri üzerindeki etkilerine dikkat çeken Prof. Dr. Bayram, sözlerine şöyle devam etti: “Yapılan birçok araştırmayla hava kirliliğinden pestisitlere kadar birçok etkenin çocukluk çağı kanserleri arasında bağlantı tespit edilmiş. Türlere göre farklılık görülse de en sık rastlanan kanser türleri olduğu için lösemi ve lenfomada ilişki daha net ortaya konmuş durumda. Bununla birlikte gebelik dönemi ya da erken çocukluk dönemi gibi kirlilik etkenlere maruz kalınan zamanlama da çok önemlidir.”

    BÜYÜME DÖNEMİNDEKİ ÇOCUKLAR KİMYASALLARA KARŞI DAHA HASSAS

    Çevresel kirliliğin çocukluk çağı kanserleri üzerindeki etkisine dikkat çeken Çocuk Hematolojisi ve Onkolojisi Uzmanı Prof. Dr. İbrahim Bayram, büyüme dönemindeki çocukların kimyasal maddelere karşı çok daha hassas olduğunu belirterek, “Çocuklar büyüyen bir organizma olduğu için çevresel kirliliğe yetişkinlere kıyasla çok daha duyarlıdır. Sanayi atıkları, hava kirliliği ve gıdalardaki kimyasal kalıntılar çocukları daha fazla etkiler. Özellikle anne karnındaki dönem en hassas dönemdir. Bir hücreden 50 santimetrelik bir bebeğe dönüşen çok hızlı hücre bölünmesi söz konusudur. Bu süreçte enfeksiyonlar, kimyasallar ve radyasyon gibi dış etkenler gelişimi bozabilir, ilerleyen yıllarda kansere zemin hazırlayabilir” dedi.

    ‘GIDALARDAKİ EN UFAK KİMYASAL KALINTILAR HÜCRELERİ BOZUYOR’

    Çevresel kirlenmenin bağışıklık sistemi üzerine etkilerini anlatan Prof. Dr. Bayram, şunları söyledi: “İnsan; hava, su ve gıdaya muhtaç bir canlıdır. Bu kaynaklar temiz olmadığında bağışıklık sistemi zayıflar. Çevre kirliliği bağışıklık hücrelerini de etkileyerek kanser hücrelerinin tanınmasını zorlaştırır. Biz kendi yaptığımız araştırmalarda da lösemili çocuklarda kemik iliğinde sağlıklı çocuklara göre daha fazla pestisit kalıntısı tespit ettik. Gıdalardaki küçük miktardaki kimyasallar bile zaman içinde vücutta birikerek hücrelere zarar verir.”

    “HAMİLELİK DÖNEMİ ÇOK ÖNEMLİ”

    Çocukların çevresel faktörlere karşı yetişkinlerden daha savunmasız olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Bayram, “Sanayi atıkları, hava kirliliği ve gıdalardaki kimyasal kalıntılar çocukları yetişkinlere göre daha fazla etkiler. Anne karnındaki dönem ise en kırılgan dönemdir. Bu nedenle hamile kadınların kimyasal maddelerden, özellikle saç boyası gibi ürünlerden uzak durması ve tükettikleri gıdaların kimyasal kalıntı içermediğinden emin olması gerekir” dedi.

    “DOĞAYI KİRLETTİKÇE KİRLENİYORUZ”

    Genetik mutasyonlara da dikkat çeken Prof. Dr. Bayram, sözlerini şöyle sürdürdü: “Mutasyon, annede ya da babada oluşan genetik bir değişikliğin çocuğa geçmesidir. Üreme hücrelerinde çevresel toksinlere bağlı ortaya çıkan mutasyonlar, çocukta daha erken yaşta kansere neden olabilir. Çocukluk çağı kanserlerinin yaklaşık yüzde 20’sinin altında genetik bir yatkınlık olduğunu biliyoruz. Doğayı kirlettikçe biz de kirleniyoruz. Çevreyi korumadığımız sürece kanser ve genetik hastalıkların artması kaçınılmazdır. Doğayı korumak aslında kendi sağlığımızı korumaktır.”

    ‘ÇOCUKLUK ÇAĞI KANSERLERİNDE EN SIK AKUT LÖSEMİ GÖRÜLÜYOR’

    Çocukluk çağı kanserlerinin görülme sıklığına ilişkin bilgi veren Prof. Dr. Bayram, “En sık akut lösemi görülüyor, onu lenfomalar ve merkezi sinir sistemi tümörleri takip ediyor. Çevre kirliliği arttıkça bu kanserlerde yavaş ama düzenli bir artış söz konusu. Sanayileşmiş bölgelerde bu artış daha belirgin. Atıkların iyi filtrelenmesi, toprağa ve suya karışmasının engellenmesi şarttır; aksi halde bu kimyasallar gıdalar aracılığıyla tekrar bize geri döner. Buna bir de yoğun böcek ilacı kullanımı eklenince risk katlanıyor” dedi.

     

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

  • Sanal gerçeklik terapisi, korkulara güvenli ortamda maruz kalınmasını sağlıyor!

    Sanal gerçeklik terapisi, korkulara güvenli ortamda maruz kalınmasını sağlıyor!

    Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, çeşitli korku ve kaygı durumlarında sanal gerçeklik terapisinin nasıl kullanıldığı ve nasıl fayda sağladığı hakkında açıklamalarda bulundu.

    Sanal gerçeklik terapisi sorunlara güvenli ve pratik bir ortamda maruz kalmayı sağlıyor!

    Sanal gerçeklik terapisinin bilişsel davranışçı psikoterapilerde kullanılan geleneksel maruz bırakma çalışmalarına ilaveten, kişinin durumuna, şikayetine ve korkup kaçındığı gündelik hayattaki sorunlarına odaklandığını ifade eden Uluğ Çağrı Beyaz, “Bu sorunlara güvenli, pratik ve kolay uygulanabilir bir ortamda maruz kalmayı sağlayarak çözüme ulaştıran yenilikçi bir yaklaşımdır.” dedi.

    Özellikle depresyon, obsesif kompulsif bozukluk, anksiyete bozuklukları, bağımlılıklar ile kapalı alan, uçuş fobisi ve yükseklik korkusu gibi özgül fobilerde geniş bir kullanım yelpazesine sahip olduğunu aktaran Beyaz, uygulamaya başlamadan önce kısa bir hazırlık, bilgilendirme ve alıştırma süreci yürütüldüğü bilgisini verdi.

    Bedenin reaksiyon vermesi terapi sürecinde faydalanılan bir unsur! 

    Yükseklik korkusu çalışırken bedenin verdiği reaksiyonların nasıl yatıştırılabileceğine değinen Beyaz, şunları söyledi:

    “Bu durum kişiden kişiye değişkenlik gösterir. Çalışma esnasında bedenin reaksiyon vermesi terapi sürecinde faydalanılan bir unsurdur. Korku ve kaygı anında beden tepki verir ve kişi bu bedensel hisler yüzünden kaçınmaya yönelir. Sanal gerçekliğin sunduğu güvenli alanda danışanın bu bedensel tepkilerle kalması sağlanarak adım adım yatışması hedeflenir. Süreçte kullanılan biofeedback cihazları sayesinde kalp atım hızı ve ritmi anbean takip edilir, danışanın durumuna göre kontrollü bir ilerleme sağlanır.”

    Kişi uyaranlara maruz kaldıkça duygu kendiliğinden yatışır! 

    Kapalı ve dar alanlarda ortaya çıkan panik duygusuyla başa çıkmada, kişinin korktuğu durumla güvenli bir ortamda yüzleşmesinin önem taşıdığına dikkat çeken Beyaz, “Sanal gerçeklik ortamında kontrolün güvenli ellerde olması, danışanın bu sürece çok daha rahat yaklaşmasına yardımcı olur.” dedi.

    Günlük yaşamda panik duygusu tetiklendiğinde kişinin kontrolü kaybettiğini düşünerek kaçındığını ifade eden Beyaz, “Bu korkunun pekişmesine neden olur. Sanal ortamın kontrollü ve ayarlanabilir olduğunu bilmek, panik hissi gelse bile danışanın daha sakin kalabilmesini sağlar. Kişi bu uyaranlara tekrar tekrar ve güvenle maruz kaldıkça duygunun kendiliğinden yatıştığını deneyimleyerek kalıcı bir başa çıkma becerisi kazanır.” şeklinde konuştu.

    Sanal gerçekliğin güvenli ortamında kişi gerçekten tehlikede olmadığı deneyimleyebilir! 

    Sanal gerçeklik terapisinin uçuş korkusunda nasıl kullanılabildiği hakkında bilgi veren Uluğ Çağrı Beyaz, sözlerini şöyle tamamladı:

    “Tehlike algısı, zihne gelen istemsiz düşüncelerin gerçek kabul edilmesi ve kaçınma davranışı sergilenmesiyle beslenir. Sanal gerçekliğin güvenli ortamında kişinin gerçekten tehlikede olmadığı deneyimletilebilir. Böylece beynin görsel işitsel alanları ile mantık yürüten merkezleri arasındaki çatışma adım adım yapılan maruz bırakma çalışmalarıyla dengelenir ve zihindeki tehlike algısı ortadan kalkar.”

     

     

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı